25 Haziran 2009 Perşembe

Söyleşi / Cezmi Ersöz - Kemalettin Bal



KEMALETTİN BAL: İlk olarak 'Cezmi Ersöz ve kelimeler' diye başlayayım isterseniz. Kelimeler deyince Cezmi Ersöz'ün dünyasındaki çağrışımları neler oluyor?

CEZMİ ERSÖZ: Kelimeler benim yol arkadaşlarım. Kelimeler tutunduğum dallar... Hayatla bağ kurduğum noktada kelimeler kendisini gösteriyor. Çok seviyorum onları; fakat bazen beni terk ediyorlar.

Daha önce evrende hiç yan yana gelmemiş kelimeleri bir araya getirebilmek, onları yan yana dizmek; onları tanıştırmak, dağıtmak... Sonra tekrar birleştirmek, onların peşinden gitmek, sürüklenmek ya da onların ardından - peşinden getirmek sözcükleri. Can kurtaran simidi vardır, bazen istediğiniz kelimeyi bulamayınca yaşadığınız susuzluk can çekişmesi olabiliyor; bazen de çölde, en son noktada bir damla su oluyor. Bu uzar gider.

K.B.:Peki edebiyatçıların normal insanların diliyle konuştuklarını ya da onlarla aynı kelimeleri kullandıklarını düşünüyor musunuz?

C.E.: E tabi... Kelimeler herkese aittir. Kimsenin tekelinde değildir, kimsenin mülkiyetinde değildir, kelimeler ihtiyacı olana aittir. İsteyen istediği şekilde kullanabilir. Ancak edebiyatçıların diğer insanlardan farkı şudur ; daha önce yan yana gelmemiş kelimeleri bir araya getirmek.

K.B.:İsterseniz ikinci sorumu sorayım: Şiir ve gelenek arasında bir bağ olduğunu düşünüyor musunuz? Şiir gelenekten beslenmeli midir; yoksa tamamen, kendi imgelerini ya da kendi dünyasını yeniden mi kurmalıdır?

C.E.: Şiir tabi ki gelenekten beslenmeli. Asla geleneği yok saymamalı; çünkü köksüz bir şiir olmaz. Şiir kökleri olan bir yolculuktur, bir yaratım tarzıdır; ancak zaman zaman da gelenekten beslenip bir o kadar da ondan kopmayı gerçekleştirmek lazım. Bunu başarmak çok zordur. Şiire yeni halkalar katmak, şiir sürecine o tarihe yeni halkalar eklemek gerekiyor. Bunu yapan kişi de majör şair oluyor; yani yeni bir ses, yeni bir soluk getiren, o geleneksel sürece yeni bir halka ekleyen kişiye majör şair diyorlar. Peki majör şair dediğim kimlerdir? Nazım Hikmet majör şairdir, Edip Cansever, Behçet Necatigil, Turgut Uyar, Cemal Süreyya, Metin Altıok, Neruda, Arthur Rimbaud majör şairlerdir. Evet, Rimbaud geleneğe yaslanmıştır, Fransız sembolistlerine yaslanmıştır. Ancak daha önce hiç yazılmamış bir şiir yazmıştır. 'Mazi kalbimde yaradır' diye güzel bir şarkı vardır biliyorsunuz. Evet, mazi kanar, mazi kanar ama aynı zamanda besler de... 0 yüzden bir denge kurmak gerekir. Gelenek besler ama sadece geleneğe yaslanıp durmak şiirde gelişime yol açmaz. Bu yüzden hem gelenekten besleneceğiz hem de onda yeni halkalar yaratmaya çalışacağız.

K.B.: Peki sağ şiir ya da sol şiir... Bu kavramlarla ilgili neler söyleyebilirsiniz?

C.E.:Bunlar yapay kavramlar. Şiirin sağı solu olmaz. Şiir şiirdir. Ben böyle kavramlara inanmam. Şiire ideoloji yüklemeyelim. Şiirin sağı solu olmaz. Politik kavramlardır sağ ve sol. Üstelik bugün birbirinin içine girmiştir. Günümüzde nerde sol nerde sağ başlıyor bilmiyoruz. Sağ ve solun politik anlamda bile bu kadar belirsiz olduğu bir süreçte şiire böyle anlamlar yüklemek, politik çağrışımlar eklemek çok yapay geliyor bana.

K.B. :Peki başka bir konuya geçeyim. Türlerin kendine has aşılmaz kalıpları ve
kuralları olmalı mı? Bunu şunun için soruyorum; örneğin sizin yazılarınız aslında
şiirsel metin olarak da anılır ya da şiir ve nesrin iç içe geçmiş olduğu söylenir. Ayrıca
bildik manadaki o öykü tarzının dışında sanki bambaşka bir yönde seyrediyor. Bu
yeni bir tür oluşturma çabası mı; yoksa Cezmi Ersöz'ün hep aslında kıyıda yaşayan
biri olmasının bir tezahürü mü?

C.E. :Yani zorlama bir çaba değil. 'Ben şöyle bir üslup yaratacağım' diye yola
çıkamazsınız. Hayat, etkilendikleriniz, gelenekler, ustalarınız, sevdiğiniz şairler,
yaşam biçiminiz, gözlemleriniz sizi çok da bilinçli olmadan, belki de iç güdüsel bir
şekilde bir yere götürür Hem işte geldiğiniz yerde size ait bir üslup oluşur. Bu türler
arası bir yolculuk aslında. Edebiyatın birçok alanında ürün verdiğim için öykü denemeye, deneme şiirsel bir tarza, şiirsel tarz mektuba, anıya, uzun öyküye her an
dönüşebiliyor Yani modern edebiyatın bize sunduğu kalıplarını kırmaktan yanayım
ben. Farklı türleri birbiri ile yakınlaştırmanın, birbirinin içine geçirmenin günümüzün yaşam biçimlerini, insan ilişkilerini anlamak açısından daha bir aydınlatıcı olduğunu düşünüyorum. Artık modernleşmenin, modern edebiyatın hayata ve insana yetmediğini görüyorum. Bir taraftan da, edebi türler arasındaki o kalın kalıpların artık işlevi olduğunu düşünmüyorum.

K.B. :Cezmi Ersöz'e dönük, özellikle belli kesimlerden yapılan eleştiriler var. Bu durum biraz da size karşı mesafeli durma biçiminde gerçekleşiyor. Benim hatırladığım kadarıyla sizin okuyucularla buluşma çabanızdan tutun da yazın
hayatınıza kadar bir çok noktada eleştirildiniz. Fakat bugün baktığımızda sizi
eleştirenler, yaptığınız bir çok şeyi bugün kendileri yapıyorlar. Örneğin okuyucuyla
buluşma gibi. Peki buna itilmişlik mi diyelim yoksa dışlanmışlık mı, veya bilerek yok
sayma mı?Bu durum hala devam ediyor ve sizi rahatsız ediyor mu?

C.E. :Başından beri bu durum var. Çok da anlamış değilim ama haksız pek çok
saldırıya maruz kaldım. Evet imza günlerimi eleştirdiler, okurlarla yaptığım
sohbetleri yargıladılar, oysa şimdi can atıyorlar okurlarla buluşmak için. Bir lobi
insanı ya da klanın adamı değilim, olmadım da. Bağımsızım, hürüm... Bundan da
hoşnutum. Beni biraz kolay yok edeceklerini falan düşündüler, parçalamak istediler.
Ben edebiyat dünyasının bu kadar acımasız olabileceğini düşünemezdim, dünyadaki
diğer sektörlerin hiçbiri bu kadar acımasız değildir. Edebiyat sektörü kadar vahşi bir
sektör hayatımda görmedim. Tır şoförlerinin birbirleriyle daha ince ve zarif ilişkiler
kurduğunu düşünüyorum gerçekten. Bırakmayı, çekilmeyi zaman zaman çok
düşündüğüm olmuştur. Şerefıme, onuruma dahi laf uzatıldı, laf sokuldu, laf
söylendi pardon. Ancak zamanla insan bunlara da alışıyor, alışmak çok hoş bir şey
olmasa bile yolunuzda yürüyüp gidiyorsunuz. Bir ayrık otu gibi var oldum edebiyat dünyasında. Okurlarımın verdiği destek yetiyor, iyileştiriyor yaraları. Yani yara
açılıyor, biri de gelip o yarayı kapatıyor.

K.B. :Peki hiç hayatta sınandığınızı düşündünüz mü? Örneğin ben Rasih Yılmaz'ın
sizinle ilgili yazmış olduğu kitapta gördüm. Sizin askerlik anılarınızla ilgili; aslında
savaşa karşı olmanıza rağmen bir subay olarak o ilk emri sizin verecek olmanız.
Bunu kendi doğrularınızla bizzat sınanmak, onlarla yüzleşmek olduğunu
düşündünüz mü? Ya da hayat sizi hep böyle sınıyor mu?

C.E.: Çok doğru bir saptama. Oldukça kritik anlarda bana; kişiliğime. dünya görüşüme çok ters roller sunuldu. Evet o anda yaşadıklarım bütün hayatımın bir anlamda sorgulanmasıydı, hala sorgulanıyorum. Belki yanlış anlaşılabilecek bir cümle kuracağım ama 'ben akıl yazan değilim yani esinle yazıyorum' benim dışımda bir takım güçlerin olduğunu hissettim. Yazınım süresince, yazarlığım süresince... Benden başka bir takım etkilerin olduğunu fark ettim, buna mistik bir tanım getirilebilir ama tanımlara çok bağlamamak gerekiyor.

Dünyevi bir yaşam sürdüğüm zaman yazı benden uzaklaştırmıştır. Rasyonel bir duyarlılık içine girdiğim zaman şiir benden kaçmıştır. Ruhunuzu çok temiz tutmanız gerekiyor edebiyatta, yani yönetime karşı çıkacaklar bir takım insanlar; ama gerçekten böyle temiz ruhlu olmadan iyi bir edebiyatçı olunmuyor.

KB. : Peki ben aşk diyeyim. Aşkta sınandınız mı? Sorumu şu şekilde genişletecek olursam; aşkın tensel ve ruhsal olarak ayrımının olması gerektiğine inanıyor musunuz ? Böyle net bir ayrım olmalı mı ya da var mı?

C.E.: Aşk en büyük sınanma yolu bence, ateşten gömlek o... Tüm bildiklerinizin, tüm doğrularınızın tamamen alt üst olduğu noktadır aşk. Aşık olduğunuzda kendinize ihanet de edebilirsiniz kendinizi küllerinizden yeniden de yaratabilirsiniz. Işıkla' yani yazmakla aşk arasında çok derin bir bağ var. Yazı da ışıkla yazılıyor. Gerçekten... Işıkla yazılıyor hakikaten, yazıyı yazmaya başladığınız anda o ışığı görürsünüz ama açıklayamazsınız. Bir ışık vardır, o ışık size yazdırır. Aşk da biliyorsunuz Arapça ışıktan geliyor. Aşkın temeli yazı, şiirin temeli ışıktır. Diğer sorunuza ilişkin de tensel ve cinsel olarak aşkı ayıramıyorum. Bedenle ruhu ayıramam; çünkü beden de kutsaldır. Ruhunu katmadan sevişenleri; sadece bedenini doyuranları burada konu etmiyoruz zaten, o başka bir şey ama ten tindir aynı zamanda. Tenle tini ayırmamak lazım, beden kutsaldır. Günümüz idonist süreçte hedonizm toplumu, insanları belirliyor. Yıllardır bedenler doyuyor gibi görünüyor ama ruhlar aç. Tenle tinin birlikte yaşandığı süreçlerde hem beden doyuyor hem ruh doyuyor. 0 yüzden asıl olan bedendir. Beden, yani ten ve tin.

K.B. : Yazmak ve sevişmek?

C.E. : Evet az önce söylediğim gibi: 'ten ve tin.' İkisi de çok kutsaldır. Yazmak ve sevişmek ikisi de bir yolculuktur. Yazmak da yolculuk, sevişmek de yolculuk... İkisinin de sonunun ne olacağını bilmiyorsunuz. Yazının da sevişmenin de sonu belirsiz ve ikisi de çok tehlikelidir. İkisi de ölüme açılıyor. Yazmak da ölüme açılır sevişmek de ölüme açılır. Biliyorsunuz, Fransızlar orgazma 'lapaçi more' derler. Yani küçük ölüm sevişmek küçük ölümse yazmak büyük ölüm...

K.B. :4 yaşında etrafına yalandan hikayeler anlatan Cezmi Ersoz'ün hikayeleri hala devam ediyor mu? Ya da 4 yaşındayken uydurma hikayeler anlatan o çocuktan günümüze gediğimizde neler değişti?

C.E. : Aslında çok bit şey değişmedi. Edebiyatın da içinde yalan vardır; ama o yalanlar hayalin kendisinden daha gerçekçidir. Benim küçükken uydurduğum 'hayal hikayeleri' bit nevi itirazdı hayatın sıkıcılığına. Onun tek düzeliğine, renksizliğine, donukluğuna bir itirazdı. Bugün de aynı itirazı yapıyorum. Sıradanlığa, kokuşmuşluğa, kayıtsızlığa, boyun eğmişliğe, kabullenmeye itiraz ediyorum. İtiraz sürüyor yani...

K.B.: Seçilmiş olduğunuzu düşündünüz mü hiç? Çünkü 4 yaşındaki bir çocuğun etrafına bu tür hikayeler anlatması; yani hikayeyi hayatının merkezine oturtması aslında belki de onun seçilmiş biri ya da itilmiş diyelim Olduğunu göstermez mi? Yazmaya itilmiş birinin, aslında kaderinin yazmak Olduğunu düşündünüz mü?

C.E. : Zaman zaman aklımdan geçmedi değil; ama böyle düşünceler tehlikelidir. Yanı seçilmiş biriyim demek haddimi aşar. Belki de seçilmişimdir. Mutluluktan çok, acı yaşadım. Sanki bir şeyler beni buna sürükledi gibi... Çok mutluyum diyemedim ben bu hayatta. Sanki yara ile doğdum ben, bir türlü bu hayata uyum sağlayamadım. Yapıştırma gibiydim bu hayata sanki. Her şey benim başımda dolaşmış gibi hep o misafir duygusuyla yaşadım. Ben hiç bu hayatın içindeyim, varım diyemedim. Hep kıyıda kaldım, köşeler hep kapılmıştı zaten. Hayatı anlamaya çalışırken birileri köşeleri kapmaya çalışıyordu, ben de bunları anlamaya çalışırken hep ortasında kaldım. Aralıkta, kapı aralığında yaşadım. Hep bir ayağım içeride bir ayağım da dışarıdaydı. Hep aradaydım.

K.B. : Sizin ilk yazarlığa demeyelim ama gazeteciliğe geçiş sürecinizde yaptığınız portsiyel röportajlar ve yazılar var. Aslında siz bir nevi itilmiş, kenarda kalmış veya unutulmuş insanları arayıp buluyorsunuz ve onların hayatını yaşıyorsunuz. Çok farklı insanlar,.. Daha önde, daha popüler insanlar varken; gidip onların yazılarını, onların hayatlarını, onların portrelerini yazmak yerine siz gidip kenarda kalanları bulmuşsunuz. Sanki siz acıyı arıyor gibisiniz ya da o doğuşunuzdaki yarayı sürekli kaşıyan bir Cezmi Ersöz var sanki. Buradan da şöyle bir sonuç çıkartıyorum: 'Acı olmazsa Cezmi Ersöz yaşamaz' Bu konuda neler söylemek istersiniz?

C.E.: Doğru tabi. Yani acıdan ne anladığımıza bağlı biraz da. İnsanlar benden daha sahici. Düzenin partisi olmakla olmamak arasında hep savruldum durdum; ama kararlı bir şekilde dik durarak yalnızlığına sarılmış, yalnızlığını meslek edinmiş, yok sayılma ve dışlanma pahasına kendini var eden insanlar bir anlamda bana ışık tuttu, bana cesaret verdi. Yani onlar bu bedeli ödeyebiliyorlarsa, buna katlanabiliyorlarsa, bundan büyük bir erdem çıkartıyorlarsa o zaman çok da yalnız olmadığımı düşündüm. Onlarla aramda bir duygu bağı, yoldaşlık köprüsü oluştu ve o röportajlar benim hayatımı hep korudu. Çıkışımı onlarla yaptım ben. Tabi burada hazin bir hikaye var. Ben son yıllarda ünlü bir yazar oldum; ama onlar orda duruyordu ve çoğu öldü. Onlara karşı çok büyük bir sorumluluk duyuyorum. Evet sahicilikti benim derdim, hayatın büyük bir bölümünün müthiş bir sahtelik Olduğunu görünce orada bir sahicilik gördüm. Bu az bir şey değil. Yok sayılacak bir şey değil; çünkü inanın ömür boyunca hem karşımızdakiler hem siz çok ender kişi sahip oluyorsunuz, o da bir parlama anıdır. Bir şey parlar ve söner ya! 0 anı yakalamak, ilk ışık çakımını yakalamaktı benim derdim ve insan hayatı boyunca o ışık çakımını o kadar az görebiliyor ki. Kimileri de ki bunlar çoğunluk hiç göremiyor. İşte edebiyat da o ışık çakımlarının olduğu yerde ortaya çıkıyor, sanat eserleri de.

K.B. : Bazıları söylediğiniz şeyi, insanın sonsuzu temaşa ettiği an olarak algılıyor ya da öyle söylüyor. İşte o ışık çakımı veya belki sizin tarif etmeye çalıştığınız o her neyse, bununla ve sonsuzluk arasında bir bağ kurarak bir şey sormak istiyorum: Siz peki insanın ya da yazarın ya da yazan kişinin sonsuzlukla arasında ne gibi bir iletişim bağı olduğunu düşünüyorsunuz? Ya da edebiyat, sonsuzluk arasında sonsuzluk arama çabası mı? Edebi olmak çabasıyla yazmak arasında bir bağ var mı? Ve tüm bu sorulara ek olarak sizin böyle bir çabanız var mı?

C.E.: Var tabi. Yani her şey o kadar belirsiz ve karanlık içinde ki zaten, edebiyatın derdi bu... Sadece benim edebiyatçılar derdim değil, diğerlerinin de derdinin büyük ölçüde bu olduğunu düşünüyorum ya da böyle derdi olanları ben edebiyatçı olarak görüyorum. Hakikati hiç bir zaman bilemeyeceğim hakikat sırlarla doludur. Tanrı var mı yok mu? Niye dünyaya geldik? Var olanın anlamı var mı? Öldükten sonra nereye gideceğiz? Bu soruların yanıtını asla bilemeyeceğiz. Kainatın sonuna kadar insanoğlu bunun yanıtını bulamayacak. İşte bu yanıtsızlık, bu bilinmezlik bize yazdırıyor. Çok acı verici bir şey! Niye var olduğunu bilememek, neden yaşadığını anlayamamak çok üzücü. İnsanın en büyük trajedilerinden biri budur; ama diyelim ki biz bunların yanıtını biliyor olsaydık ne olacaktı? 0 zaman böyle bir çaba olmayacaktı. Şiir yazmayacaktık, öykü yazmayacaktık, biliyor olacaktık hakikati. 0 yüzden edebiyat ve şiirde, hakikatin içinde, o karanlıkta benim gibi yolculuk yapmayacaktık. Amaç her ortamda bir iki yeri aydınlatmaktır. Karanlıkta birkaç ışık çakıp o sonsuzlukta izinizi kazımaktır. Bir anlamda karanlıkta koşmaktır edebiyat. Bu yolculuğu, bu korkusuzluğu ben çok anlamlı buluyorum.

K.B. : Okuyucuyla sizin aranızdaki bağı nasıl yorumluyorsunuz? Sizi anladıklarını düşünüyor musunuz? Bu sorumun birinci kısmı olsun. İkinci kısım da genelde bayanların sizi daha çok okuduğu yönünde bir genel kanı var. Bu konuda ne diyorsunuz?

C.E. : Yani tabi kimin beni ne kadar anladığını bilemem; çünkü tüm okurlarımı tanıyamıyorum ama gerçekten beni çok iyi anlayan bir çok insanla tanıştım; ama sonuçta ben bile bazen kendimi anlayamıyorum. Yazdıklarımın bazılarını ben bile zaman zaman tam olarak çözümleyemiyorum. Dolayısıyla bu çok derinliksiz bir mesele; ama bir yazar okur ilişkisinden çok, bir ruh yoldaşlığı ilişkisi kuruldu okurumla benim aramda. Diğer yazar-okur ilişkisinden farklı bir tür iç kan bağı oluştu. Bir duygu akrabalığı oluştu, bu farkı da görmezden gelemem. Öbür taraftan 'kadınlar mı yoksa erkekler mi beni çok okuyor?' sorunuza gelince: Önce şunu tespit etmemiz lazım günümüzde kitap okuru daha çok kadın. Bununla birlikte, diğer yazarlara oranla benim kadın okuyucularım biraz daha fazla olabilir. O da iç dünyadan yolculuk yaptığım için. Kadınlar depresyona daha yakındır. Depresyon derken 'kedere', kadınlar kendileriyle daha çok meşguldür. Okumuş kadınlardan bahsediyorum. Kafa yoran, araştıran, edebiyatla ilgilenen kadınlardan bahsediyorum. İç dünyaları ile daha çok meşguldürler. Daha öznel bir duygu dünyaları vardır. Ev içinde yaşarlar. Evin içinde ince ayrıntılara daha dönük bir hayat tarzı vardır kadınların. Erkekler daha makro yaşar, daha rasyoneldir, akılcıdır, atiktir. Dolayısıyla benim yazdıklarımla kadın dünyası birbirine çok yakin. Ben de ince ayrıntıları yazıyorum, ben de kederli ruh hallerini yazıyorum, ev işlerini yazıyorum. Kadınlar da yenilmiş ezik insanlar, benim kahramanlarım da biraz yenilmiş mağdur insanlar, bunlardan yola çıkarak evet bu anlaşılır bir bağ diye düşünüyorum. Ama bakın fuara şu anda kitap alanların yüzde yetmişi o da ezilen kimlik olduğu için kendilerini var etme çabasından kaynaklanıyor. Daha çok kitap okuyarak kendilerini geliştirme istekleri var. Erkekler iktidar olduklarını sandıkları için biraz kitaplara mesafeli bakabiliyorlar ya da daha çok tarih bilim politika üzerine yoğunlaşıyorlar.

K.B.: Peki sizi hiç okuyan olmasaydı yine yazar mıydınız?

C.E.: Valla zor bir soru. Bunu şuan cevaplayamam, çünkü böyle bir şey olmadı okundum ve yazdım. Bende ne olurdu? Gerçekten bunu tahmin edemiyorum.
Zor bir soru.

K.B. : Şiir mi? Nesir mi?

C.E.: İkisi beraber.

K.B.: Bu yüzden mi sizin eserlerinizde şiirsel metinler daha ön planda?

C.E.: Şiir çok müthiş bir yoğunluk ve şair olmak çok üst bir mertebe. Ama bazen
şiirle anlatabiliyorsunuz hakikati, bazen de nesirle.

KB.: Peki sizi yeni okuyacak birine kitaplarınızdan hangisinden başlamasını
önerirsiniz. Böyle bir sıralama yapabilir misiniz?

C.E. : Yapmak doğru olmaz. Okurun seçimine saygı duymak lazım.

K.B. : Son kitabınızın üzerine koyduğunuz fotoğraf bir tren yolu. Bu tren yolu denizde bitiyor, denizin sonsuzluk çağrışımını düşünürse; şuana kadar anlattıklarınızın sanki bir özeti.

C.E. : Evet doğru bir tanım. Çok uzun bir yolculuk en sonunda masmavi bir denize
geliyor.Denizin sonu da yok. Bu ufka doğru uzanıyor.

K,B.: Peki o denizin tanımı var mı?

C.E. Denizin tanımı; hakikat, sonsuzluk, onca çabaya rağmen hala yanıt verilmemiş sorular demek. 0 alaycı sessizlik ve o kadar yol sunuda yine kendinize çıkıyorsunuz.

K.B.: Yeni çıkan bir dergi hakkında ne söylemek istersiniz?

C.E. : Tabı ki desteklerim. Bana yakınsa, derdi varsa, tavrı varsa, aykırı bir duruşu varsa, lobilerin dışında var olmaya çalışıyorsa elimden gelen desteği gösteririm. Çok zor olduğunu düşünüyorum dergi çıkarmanın, ayakta kalmak büyük mesele. Sabit ve başarılar diliyorum, önce sabır diliyorum. Kolay değil. Dergicilik Donkişot gibi bir şey günümüzde. Bütün dergicilik yani...

K.B. : Peki biz teşekkür ediyoruz.

C.E. :Ben teşekkür ediyorum. Gayet doyurucu bir söyleşi oldu.




Cezmi Ersöz

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder